Yediğiniz tavuğun mutluluğu sizin için önemli mi? (Veya, yediğiniz biftek mi, yoksa arabanız mı daha fazla global ısınmaya katkıda bulunuyor?)

Geçenlerde “Eating Animals” adında bir kitap okudum. Bu kitap, insanların gerçekleştirdiği et tüketiminin etik ve ekolojik yönleri üzerine Jonathan Saffran Foer tarafından yazılmış. Foer aslında bir roman yazarı, yani bilimsel veya inceleme kitapları yazan bir kişi değil. Fakat, kendi çocuğu dünyaya geldikten sonra, onu nasıl besleyeceğini araştırırken, zaman içinde gıda endüstrisinin pek bilinmeyen veya görmezden gelinen yanlarını fark etmiş ve bunun üzerine bir kitap yazmaya karar vermiş.
Yemenin Felsefesi
Aslında kitap hayvanlarla olan ilişkimiz ve “et” yemenin felsefesi üzerine yazılmış. Kitabın temelde verdiği mesaj ve sorguladığı şey, “bize etleri ile yemek olan bu hayvanları yetiştirirken, onlara iyi bir hayat sunmamız gerekmez mi?” diye özetlenebilir. Daha önce belirttiğim gibi, “et” yemenin ekolojik ve toplumsal etkilerine de değinilmekte, ama yukarıda belirttiğim cümledeki fikir, bence kitaptan çıkarılabilecek en temel soru.
Hayvanların ne kadar eziyet çekmesi kabul edilebilir?
Günümüzde hayvan yetiştiriciliği %90’ı aşan oranlarda “fabrika” veya “endüstriyel” üretim olarak gerçekleşmekte. ABD gibi ülkelerde bu oran %98-%99 gibi bir yerlerdeyken, sanırım bizim gibi ülkelerde bu oran hala %90’ların altındadır. Yazar özellikle bu endüstriyel ortamlarda yapılan yetiştiriciliğin, hayvanların çoğu durumda son derece kötü şartlar altında hayatlarını sürdürmesine sebep olduğunu örneklerle anlatmakta.
Genetiği değiştirilmiş hayvanlar.
Endüstriyel hayvan yetiştiriciliği yüksek kâr elde edebilmek için, hızlı olmak zorunda. Hayvanları ne kadar hızlı büyütüp market raflarına sokarsanız, o kadar fazla kâr elde ediyorsunuz. Dolayısıyla, endüstri buna çok iyi uyum sağlamış ve hayvanların en hızlı şekilde büyümesi için elinden gelen her şeyi yapmış durumda. Hayvanların bu amaçla genetiği değiştirilmiş durumda. Yeni genler, onların en az yemle, en fazla eti, en kısa sürede üretmelerine imkan tanıyor. Örneğin, sofralık bir pilicin yumurtadan çıkışıyla, kesimi arasında geçen süre sadece 41 gün! Peki bu ne pahasına gerçekleştiriliyor?
Hızlı büyüyen, antibiyotik bağımlısı, sürünen hayvanlar.
Hızlı büyüme, endüstri açısından kârlı olsa da, hayvanlar açısından öyle değil. Bir kere hayvanlar o kadar hızlı büyümekteler ki, genellikle bu hayvanların kemik ve iskelet sistemleri bu büyümeye yetişemiyor ve iflas ediyorlar. Sonuç olarak, bir çok tavuğun kesime girmeden önce bacak kemikleri ağırlığa dayanamayıp kırılıyorlar. Kesilinceye kadar da çoğunlukla yaşamlarına böyle devam ediyor veya dayanamayıp ölüyorlar.
 
Hızlı büyümelerini, geliştirilmiş yemlere borçlu olan bu piliçler, on binlercesinin bir arada oldukları barınaklarda yetiştiriliyorlar. Hem hızlı büyümenin, hem de aşırı sıkışık ortamda yetişmenin sebep olduğu hastalıkları önlemek için de sürekli antibiyotik alıyorlar. Yani hasta olmamalarına rağmen, tavukların yeminde sürekli antibiyotik bulunmakta. Bu aşırı antibiyotik kullanımıysa, hem çok dirençli bakterilerin ortaya çıkmasına (dolayısıyla insanların da bu bakterilerden daha fazla etkilenmelerine), hem de ette bulunan antibiyotiklerin bir şekilde insanlara da ulaşması nedeniyle, insanlarda da da enfeksiyon riskini arttırmakta.
 
Virüs Cenneti
Sıkışık ve hızlı büyüme ortamlarının bir tehlikesi de, virüslerin kendi genetik yapılarını değiştirmeleri için mükemmel bir ortam oluşturması. Bu ortamlara giren virüsler, hayvanları öldürmeseler bile, hayvandan hayvana bulaşan farklı virüslerin bir arada olmaları sebebiyle, virüs genetik yapılarının, normalde olabileceğinden çok daha hızlı değişmesine ve çok daha tehlikeli virüslerin ortaya çıkmasına sebep olabilmekte.
 
1 yaşındaki bir insana kıyabilir miydiniz?
Hayvanların çektiği eziyete geri dönecek olursak; bu piliçler (organik ve doğal olanlar hariç) kısa ömürleri boyunca hiç gün ve dünya yüzü görmüyorlar ve sadece 41 gün sonra kesiliyorlar. Normal bir tavuğun ortalama ömrünün 7 yıl olduğu düşünülürse, bu hayvanların bebekken kesildiklerini söylemek yanlış olmaz. İnsan yaşıyla oranladığımızda, yaklaşık 1 yaşındaki bir insan bebeğinin kesilmesiyle eş değer hemen hemen.
 
Bu yazıyı neden yazdım?
Aslında kitap üzerine çok daha uzun yazabilirim, sadece piliç değil, domuz, sığır ve balık yetiştiriciliğini de ele aldığımızda, benzer ve hatta daha kötü durumlar söz konusu.
 
Aşırı hassas bir bakış açısı sergilemek istemiyorum, kendim de henüz vejeteryan değilim. Ancak bu kitabı okuduktan sonra, dünyamızın paylaştığımız ve yediğimiz hayvanlarla ilgili daha iyi bilgi sahibi olmamız gerektiğini düşünmeye başladım. Endüstriyel hayvan yetiştiriciliği, hem burada hiç değinmediğim ekolojik problemlere (Örnek: endüstriyel hayvan tarımının global ısınmaya katkısı, tüm motorlu taşıtların yaptığı katkıdan daha fazla!) yol açmakta, hem de çoğumuz için aslında ahlaki ve inanç problemleri yaratması gereken bir konu. Burada yaşananları görmezden gelerek mevcut tüketimimize devam etmek çoğumuz için daha kolay olsa da, savunduğumuz bir çok değeri de birlikte hiçe saymamız anlamına gelmekte. Tabağımızdaki eti keserken nereden ne şekilde geldiğini bilmemiz gerekmez mi?
 
Detaylar için kitabı okumanızı öneririm: Eating Animals Web Sitesi
Amazon.com’da kitapla ilgili sayfa için tıklayın.

Murdoch ve Microsoft Google’a karşı (ya da reklamcılıkta kaçınılmaz değişim)

Bugünkü haberlerde Microsoft’un Murdoch’la yapacağı muhtemel işbirliğinden bahsedilmekte (bkz. For Search, Murdoch Looks to a Deal With Microsoft). Çoğunuzun bildiği gibi, Rupert Murdoch dünyanın ikinci en büyük haber ve medya topluluğunun (News Corporation) büyük ortağı. Haberde bahsedilen; Microsoft’un, News Corporation’un web sitelerine Google’ın erişimini engellemesi için para vereceği yönünde. Yani, News Corp.’un sitelerini sadece Bing indeksleyebilecek ve dolayısıyla sadece Bing’de arama yaparsanız bu site içeriklerine ulaşabileceksiniz.

Murdoch zaten uzun süredir, basılı mecralarındaki reklam gelirlerinin düşüşünü nasıl telafi edebileceği yönünde fikirler geliştirmekte. Sanırım bir kaç sene önce de Google’ın reklam gelirinden pay almaları gerektiğini iddia etmişti. Kendisi açısından mantıklı gibi gözükse de, Internet’in işleyişi açısından pek mantıklı gözükmeyen bir talep 😐

Kim nereden para kazanmalı?
Elbette hem içeriği oluşturan, hem de bu içeriğe erişilmesini sağlayanlar bu işten kazanç sağlamalı. Ancak, bu kazancın nasıl sağlanacağı sorusuna cevap vermek daha zor.

Kim ne katma değer üretiyor?
Yaratılan değer açısından baktığınızda, Murdoch’un Internet’teki içeriğinin çok değeri yok. Yani erişilemeyen içeriğin değeri olamayacağı için, çok muhteşem bir içeriğe sahip olsanız da, bu içeriğe insanların nasıl erişeceğini düşünmeniz lazım. İnsanlar webdeki içeriğe bir kaç farklı yoldan ulaşabiliyorlar. Öncelikle direkt erişimi düşünelim, yani web tarayıcınıza direkt olarak web sitesinin adresini yazarak gerçekleştirilen erişim. Bu tip ziyaretçilerinizin olması için, daha önceden web sitenizi tanıtmış, veya web sitesinin ana markasını (Gazete markalarında olduğu gibi) belli bir bilinirliğe ulaştırmış olmanız gerekiyor. Bizdeki milliyet.com.tr v.b. gibi. Zaten bu gibi sitelerin kullanıcılarının büyük bir bölümü, direkt erişimle siteye ulaşmakta, bu da o markanın uzun yıllardan beri yarattığı bilinirlikle ilgili bir şey. Eğer sitenizin yeterli direkt erişim gerçekleştiren kullanıcısı varsa, o zaman ciddi bir avantaja sahipsiniz demektir, çünkü kendi trafiğinizi, kendiniz üretebiliyorsunuzdur. Ancak, bu durumda zaten Google v.b. ile işiniz olmayacaktır ve web sitenize erişenler ve/veya sitenize reklam verecekler üzerinden para kazanmanın bir yolunu bulmanız gereklidir.

Sitenize direkt erişim gerçekleştiren kişiler dışındaki trafik, iki ana şekilde olabilir. Ya insanlar diğer sitelerdeki bağlantılar vasıtasıyla gelebilirler, ya da Google gibi arama motorlarındaki sonuçlar vasıtasıyla. Diğer sitelerden verilen bağlantılar, webin çalışma mantığını oluşturmaktadır ki, web sitenizin organik başarısı için en gerekli trafik kaynağını oluştururlar. Diğer sitelerden verilen bağlantıların çokluğu ve kalitesi, sizin içeriğinizin hem başarısını gösterecektir, hem de değerine değer katacaktır. Çoğu durumda da, size bağlantı verenlerin bu işten fazla bir maddi kazancı olmayacaktır. Dolayısıyla, buradan kazanç sağlamaya çalışmanın pek anlamı olmayacaktır.

Arama motorlarındaki sonuçlar vasıtasıyla sitenize erişenler, aslında size başka şekilde erişemeyecek bir trafiği içermektedir. Bu şekilde sitenize erişenler, sizin markanızı Google’da arayarak erişebilecekleri gibi, herhangi bir içerik temasına ait kelimeleri kullanarak da sitenize erişebilirler. Direkt olarak markanızla arama yaparak erişseler bile, bu ziyaretçiler ya web sitenizin adresini tam olarak bilmiyorlardır, ya da sadece kolaylık olsun diye arama motorunu kullanmaktadırlar. Her iki ihtimalde de, yaratılan bir katma değer vardır ve bu katma değer arama motoru tarafından yaratılmaktadır.

Arama motorları nereden para kazanıyor?
İşe biraz daha mantık getirmek için, arama motorlarının nasıl para kazandığına bakalım. Arama motorları, gerçekleşen aramalar sonucunda kullanıcılarına iki ayrı tipte sonuç gösteriler. Birincisi, organik sonuçlar olarak adlandırılan sonuçlardır, ki arama motorları bu içerikten direkt olarak para kazanmazlar. Diğeri de sponsor sonuçlar olarak adlandırılabilir ki, arama motorlarının asıl gelir kaynağı budur (içerik ağını bu işe dahil etmiyorum). Murdoch’un Google’ın erişimini engellemeye çalıştığı içerik, Google’ın para kazanmadığı organik sonuçlar içinde yer almaktadır ki, bu içeriğin listelenmesinden direkt fayda sağlayanlar, aramayı yapan kullanıcı ve içerik sahibi olanlardır. Google’ın buradaki kazancı dolaylıdır ve aslında Google bu linklere tıklanmasını pek de istemez. Çünkü Google sponsor sonuçları ne kadar “satabilirse” o kadar çok para kazanabilecektir.

Sponsor sonuçlara kimler, neden para ödüyor?
İşte bence en kritik soru bu. Çünkü, Google’a sponsor sonuçlarda yer almak için para verenlerin, bunu neden verdikleri bize endüstrinin durumunu göstermekte. Bu sonuçlarda yer almak için ödenen para, her konuda mal ve servisin satışını arttımak için verilen reklamlara ödenmektedir. Dolayısıyla, burada gerçekleştirilen reklamlar, aslında Murdoch’un mecralarında gerçekleştirilebilecek alternatif reklamların rakibidir.

Peki burada Murdoch hak ettiği bir şeyi mi kaybediyor, yani Google’ın burada haksız bir kazancı mı var? Bunu anlamak için kullanıcının ne aradığını incelememiz gerekmekte. Google’da belli konuda arama yapan insanlar, eğer hedefleri ticari bir mal veya hizmete ulaşmaksa, zaten muhtemelen Murdoch’un içeriğiyle ilgilenmemektedirler. Örneğin, ucuz uçak bileti arayan bir kişi, Murdoch’un haberleri veya eğlence içeriği ile ne kadar ilgilencektir? Cevap: Hiç. Çünkü bu ziyaretçi aslında SunExpress’in veya diğer ucuz bilet satan bir havayolunun web sitesine ulaşmak istemektedir. Dolayısı ile, Google’da ya organik (yani ücretsiz) sonuçlar içinde yer alan bir ilgili bağlantıya tıklayacak, ya da Google’ın sunduğu sponsor bağlantılardan cazip bulduğu birine tıklayacaktır. Bu çevrim içinde, Murdoch’un bir hakkı olduğunu söylemek zor.

Bir de başka bir kullanıcıyı düşünelim, bu kullanıcı da ticari bir ürün aramıyor, ama eğlence veya bilgiye ulaşma amacıyla bir arama gerçekleştiriyor. Mesela, “almanya tren kazası” diye bir arama gerçekleştirdiğinde, bu arama sonucunda kendisine görüntülenen organik sonuçlar, muhtemelen Almanya’da gerçekleşen tren kazalarına ait haberlerle ilgili olacaktır. Peki bu bağlantılara tıklandığında ne oluyor, Google para kazanıyor mu? Cevap: Hayır! Böyle bir haberin ticari değeri olabilir mi? Evet, ama direkt olarak ticari bir mal veya hizmet satışındaki gibi bir değerden bahsetmek de pek mümkün değil. Çünkü buradan kazanç elde edilebilmesi, sunulan haberin niteliğine, haberde yaratılan katma değere ve habere ulaşan kişinin bu nitelikte bir habere para verip vermeyeceğiyle ilgilidir. “Çıplak” haberin neredeyse harc-ı alem bir ürün olduğu ve binlerce farklı kanal (kimi ticari, kimi değil) tarafından ücretsiz sağlandığı günümüzde, direkt olarak içeriğe ulaşan kişiden para kazanmak pek mümkün gözükmemekte. Ancak, film, müzik, oyun gibi katma değerin yüksek olduğu ürünlerde kullanıcılar para ödemeye razı olabilmekte.

Peki geriye ne kalıyor, Murdoch nereden para kazanabilir? Tabii ki mecralarında yaratacağı reklam alanlarının satışından. Google’ın burada rolü ne? Murdoch’un mevcut içeriğine daha fazla kişinin ulaşmasını sağlamak, yani bedavadan Murdoch’un reklamını yapmak. Bence Murdoch ya delirmiş, ya da yaşı Internet dünyasını anlamaya yaşı müsait değil 🙂

Reklamcılık artık daha zor!
Evet, artık reklam sektörünün çok köklü şekilde değiştiği gün gibi ortada. TV, radyo ve basılı yayınlar gibi geleneksel mecralar, artık toplumun büyük bir çoğunluğuna ulaşmakta zorluk çekiyorlar. Onlarca ulusal TV kanalı, yüzlerce radyo, binlerce dergi var ve her biri de reklam geliri peşinde. Ama reklam verenlere sağladıkları değer açısından baktığınızda, bu mecralar gittikçe değer kaybediyorlar, çünkü insanların dikkatini çeken farklı mecralar da işin içine girdi, yeni nesil artık vaktinin çoğunu YouTube, Facebook, sosyal mecralar ve video oyunları ile geçiriyor, dikkatleri bu noktalarda. Dolayısıyla, reklam veren açısından çok farklı ve verimli alternatifler var.

Üstelik, yükselen tüketici bilinci sebebiyle, artık her sektörde rekabet çok daha fazla. Bir kaç prestij ürünü dışında, tüketiciler verdikleri paranın tam karşılığını almak istiyor ve marka için prim vermiyorlar. Dolayısıyla, reklam verenlerin karlılığı daha az, reklama ayıracakları para da daha az.

Sadece bir TV kanalına verilen reklamla marka yaratmak, yaratılsa bile bu markanın başarısının sürekliliğini sağlamak eski günlerde kaldı. Ne reklam veren, ne de tüketici yapısı artık buna imkan veriyor. Bu değişim süreci henüz tamamlanmadı, belki de hiç tamamlanmayacak, ancak zaman içinde hangi noktaya geldiğimizi göreceğiz.

Google’da reklam, ama nasıl?

Google Adwords reklamları, reklamverenler açısından bazen pek de anlaşılamayan çok yönlü imkanlar sumakta. Bu yazıda, Google’ın reklam için bize sunduğu imkanları kısaca ama bir sistematiğe bağlı kalmadan değerlendiriyor ve özetliyorum.

İhtiyacınıza uygun farklı reklam imkanları.
Genelde Google reklamı denildiğinde, Google Arama reklamları akla gelmekte, çünkü bir çok Internet kullanıcısı açısından Google’ın en önemli ve kullanıcılara görünen yüzü web aramaları olmakta. Ancak, Google’ın daha az bilinen yönleri, reklamverenler açısından çok değerli imkanlar sunabilmekte, şimdi en bilinenden başlayarak, Google’ın reklam imkanlarına bir göz gezdirelim:

Google Arama Reklamları
Google’da gerçekleştirilecek aramalar sonunda, görüntülenen listede “Sponsor Bağlantı” başlığı altında görüntülenen reklamlar bu kategoriye girmekte. Bu reklamlar, genelde Google sayfasının sağ bölümünde, bazen de diğer organik sonuçların üstünde görüntülenebilmekte. Google arama reklamları, özellikle kullanıcıların bizim ürün ve hizmetlerimizle ilgili arama yaptıkları anda karşılarına çıkabilmemize olanak tanıdıkları için, bize büyük bir şans sunmaktalar. Çünkü, kullanıcıların, o anda ilgilendikleri (çözüm aradıkları) bir konuda görüntülenen reklamlara tıklama ihtimalleri çok daha yüksek olmakta. Sadece tıklama değil, bu kullanıcıların, aradıkları konudaki ürünü satın alma ihtimalleri de son derece yüksek, çünkü o anda bu ürüne ihtiyaçları var. Özellikle iyi bir reklam metni ve doğru ürünle birleştiğinde, Google Arama reklamları, potansiyel müşterilerimize ulaşmanın çok hızlı bir yolu olabilmekte.

Google İçerik Ağı Reklamları
Bu reklamlar bize, Google’ın içerik ağına dahil olan binlerce web sitesinde reklamlarımızı yayınlama olanağı sağlamakta. Google İçerik Ağı reklamları, ister metin, ister görsel reklam olarak kullanılabilmekte. Görsel reklamlar da, ister grafik, ister video olabilmekteler. İçerik Ağı reklamlarının Arama reklamlarına göre aşağıdaki giib avantaj ve dezavantajları var:

Avantajlar:
– Eğer reklamını yaptığımız konu, Google’da araması az yapılan bir konuysa, o zaman içerik ağı reklamları kullanıcılara ulaşabilmemize olanak tanımakta.
– Çok daha geniş ve/veya çeşitli bir kullanıcı kitlesine reklam yapma imkanı tanımaktalar.
– Arama reklamlarına göre tıklama başı maliyeti daha düşük olabilmekte.
– Görsel reklam kullanabilme şansı vermekte.

Dezavantajlar:
– Kullanıcıların ilgi seviyeleri Arama reklamlarındaki kadar yüksek olmayabilmekte ve dolayısıyla tıklanma oranı daha düşük olabilmekte.
– Reklamımızın hangi içerikle yan yana duracağını bilemeyebiliyoruz, dolayısı ile, kontrollü iletişimi tercih eden kurumlar için bazı mahzurlara sahip olabilmekte bu reklamlar. Örneğin, uçak kazası haberi veren bir web sayfasında, uçak bileti satmaya çalışmak, kurumsal iletişim açısından ters etkiler yaratabilme potansiyeline sahip.
– Görsel reklamların Google tarafından onayı belli bir sürede gerçekleştiği için, anlık kampanyaların devreye alınması gecikebilmekte.

Mobil Reklamlar ve Mobil Cihazlarda Reklamlar
Eğer sadece cep telefonları veya iPhone gibi cihazlarda reklamınızın yayınlanmasını istiyorsanız, o zaman Google mobil reklamları tercih edebilirsiniz. Böylece, örneğin sadece iPhone için yaptığınız bir uygulamamanın yüklenmesini istiyorsanız, mobil reklamlarla daha kısıtlı bir kitleye, daha etkim bir reklam kampanyası gerçekleştirebiliyorsunuz. Mobil reklamlar ikiye ayrılmakta, sadece cep telefonlarında yayınlanmak üzere daha kısa başlık/metin içeren ve “mobil reklamlar” başlığı ile anılan reklamlar, ve, “iPhone ve benzeri gelişmiş telefonlar”da yayınlanan reklamlar.

Seçtiğiniz Web Sitelerinde Reklam Yapmak
Dilerseniz, Google İçerik Ağı’nda yer alan siteler arasından bir seçim yaparak, sadece bu sitelerde de reklam kampanyası gerçekleştirebilirsiniz. Böylece, Google’ın aksi taktirde reklam kampanyanızdaki “anahtar kelimelere” göre otomatik olarak konumlandıracağı reklamlar yerine, tam olarak istediğiniz sitenin, istediğiniz bölümünde reklam verebilirsiniz.

İstediğiniz Coğrafi Bölgede ve Dille Reklam Yapmak
Reklamlarınızın hangi ülkede, şehirde veya bölgede yayınlanacağını belirleme imkanının mevcut. Ayrıca, kullanıcıların diline göre de reklamlarınızı hedefleyebilirsiniz. Örneğin, “Almanya” coğrafi bölgesinde, “Türkçe” dil tercihi ile reklam verdiğinizde, büyük oranda Almanya’da yaşayan Türkler’e reklamınız görüntülenecektir.

İstediğiniz Gün ve Zamanda Reklam Yapmak
Reklam kampanyanızın haftanın hangi gününde ve günün hangi saatinde yayınlanacağını belirleyebilirsiniz. Örneğin, sadece Pazartesi-Cuma günleri arasında, mesai saatlerinde reklamlarınızı yayınlayabilirsiniz.

İstediğiniz Bütçe ve Birim Maliyetle Rekam Yapmak
Google Adwords sisteminin en önemli özelliklerin de biri de, reklam maliyetleriniz üzerinde çok sıkı bir kontrole olanak tanıması. Reklamlarınızın bütçesini ister günlük ister aylık olarak sınırlayabilir, her ziyaretçinin (yani tıklamanın) size maliyetini de sınırlayabilirsiniz. Satınalma modeli olarak, Google Adwords sistemi Internet reklamcılığında uygulanan hemen her türlü satınlama modeli ile reklam satınalabilmemize olanak tanımakta. Tıklama Başı Maliyet TBM (CPC), Bin Gösterim Başı Maliyet BGBM (CPM) ve Edinim Başı Maliyet EBM (CPA) modelleri ile reklam satın alması yapabilirsiniz. Özellikle EBM, sizin için başarı kriteri olan dönüşüm başı maliyetinize sınır getirmesi açsınıdan müthiş bir olanak sunmakta. Mesela, diyelim ki sizin için başları kriteri web sitenize yeni üye kaydı gerçekleştirilmesiyse, o zaman Google’dan “ben her üye için en fazla 5 TL öderim” gibi bir teklifle satın alma yapabilirsiniz. Ödeyeceğiniz miktar, hiç bir zaman belirlediğiniz birim maliyet üzerine çıkmayacaktır.

Dönüşüm Tabibi ile Karlılığınızı Ölçün
Google Adwords Dönüşüm Takibi sistemi, Google reklamları sonucunda elde ettiğiniz kazanımı (ister üye sayısı olsun, ister satış adedi, ister satış cirosu olsun) izlemenize olanak tanımakta. Böylece, örneğin eğer ayda 1000TL Google reklam harcamanız varsa, bu harcama karşılığında kaç TL’lik satış gerçekleştirdiğinizi ölçebilirsiniz. Böylece, getiri/maliyet oranınızı sürekli takip ederek, reklam kampanyalarınızın karlılığını garanti altına alabilirsiniz. Internet öncesinde hayal bile edilemeyecek bir imkan olan “Dönüşüm Takibi” özelliği, Google’ın mutlaka yararlanılması gereken nimetlerinden biri.

Google Adwords reklam kampanyalarınızın yönetimi için, Markethink servislerinden faydalanabilirsiniz. Markethink’e ulaşmak için tıklayın.

Internet’in Markaları ve Internet Pazarlamacıları

Internet’te pazarlamanın nereye gittiğini anlayabilmek için aslında şu soruya cevap vermek işimizi kolaylaştıracaktır: Internet dendiğinde aklınıza hangi markalar geliyor? Yani Internet’le özdeşleşmiş markalar hangileri?

Belki sizin aklınızda farklı şeyler olabilir, ama ben size genelde ilk akla gelen markaları söyleyeyim (ülkemiz için konuşuyorum): Google, MSN (Hotmail), Facebook, YouTube, Blogger, MyNet, Yahoo, RapidShare, Gittigidiyor, Sahibinden, Hepsiburada, Wikipedia, Ekşi Sözlük ve daha yeni Twitter.

Birkaç marka daha eklenebilir ama sanırım en önemli ikonlar yerine oturdu.

Bu markalar neden önemli?
Çünkü Internet kullanımının çok büyük bir bölümü bu markaların sunduğu servislerle sağlanmakta. Çünkü Internet trafiğimizin, milyarlarca sayfa görüntülemenin, milyarlarca e-postanın aktığı noktalar bu markalar tarafından yönetiliyor. Yani Internet “rating”ini bu markalar kapıyor. Çünkü bu markalar, Internet’teki ticaretin büyük bir bölümünden sorumlu.

İşinin Uzmanı Devler
Bu markalara baktığımızda, aslında çok ilginç bir işbölümü görülmekte. Bir iki kesişme dışında çoğunun ana uzmanlık alanı, diğerlerden farklı. Örneğin, Google birçok servis sunmasına rağmen, stratejik olarak en büyük üstünlüğe sahip olduğu alan arama motoru olarak ortaya çıkmakta. Haydi her markayı şimdi ana üstünlük sağladığı servis/ürüne göre bir inceleyelim:

Google: Arama Motoru
MSN: Anında Mesajlaşma Servisleri
Hotmail: Web tabanlı e-posta servisi
Facebook: Sosyal İletişim
YouTube: Video Paylaşımı
Blogger: Bloglar
MyNet: Genel Portal
Yahoo: Web tabanlı e-posta servisi
RapidShare: Dosya Paylaşımı
GittiGidiyor: Açık Arttırma
Sahibinden: Küçük İlanlar
Hepsiburada: E-ticaret
Wikipedia: İçerik Paylaşımı
Ekşi Sözlük: İçerik Paylaşımı
Twitter: Mikro Bloglar

Kullanıcı neredeyse, Internet’te pazarlama da orada!
Internet’te pazarlamadan söz edebilmenin baş şartı, pazarlamayı gerçekleştirebileceğiniz kullanıcı veya ziyaretçilere sahip olmaktan geçmekte. Internet’te pazarlama yapmak isteyenlerinse, hangi kullanıcıların, nerelerde, ne şekilde vakit geçirdiğini, kullanıcıların bu sayılan markalarla ne şekilde bir ilişki içinde olduklarını bilebilmesi, en azından bu konuda tahmin yürütebilmesi gerekmekte. Bu dev markaların sunduğu farklı pazarlama olanaklarını/araçlarını bilmemiz gerekmekte. Böylece, pazarlama amaçlarınıza en uygun mecralarda, en uygun aktiviteleri planlama öngörüsüne sahip olabilir hale geliyoruz. Yukarıda bahsettiğim uzmanlaşma alanları, ilgili mecraların bize ne gibi imkanlar sunabileceğinin ipuçlarını vermekte.

Tek kanalla, Internet kullanıcılarının %30’una erişim!
Alexa verilerine göre, sadece Google, bir gün içinde global Internet kullanıcılarının %30’una erişebiliyor. YouTube ve Facebook’da bu rakam %20 civarında. Bu inanılmaz bir rakam. Düşünün, Google’da yaptığınız reklamlarla, eğer yeterli bütçeniz ve hedef kitleniz varsa, 1 gün içinde kullanıcıların %30’una erişebiliyorsunuz. Yani 1.6 milyar insanın %30’una; 480 milyon kişiye ulaşabilirsiniz (internetworldstats.com 2008 verilerine göre).

Yine Alexa verilerine göre, bu insanlar günlük ortalama olarak YouTube’da 27 dakika, Facebook’da 25 dakika süre geçiriyorlar. Bunun ortalama rakam olduğunu unutmayalım. Facebook’ta bir günde insanlar toplam 133 milyon saatlerini ekran başında geçiriyorlar, sadece tek bir gün içinde!

Kullanıcılar, etkileşimli olarak kullandıkları bu ortamlarda, ilgi alanlarına göre olarak yönlendirilecek pazarlama mesajlarına, geleneksel mecralardakinden çok daha büyük ilgi gösterme potansiyeline sahipler.

“Pazarlamacı” mısınız, yoksa “Internet Pazarlamacısı” mısınız?
İşte bu inanılmaz tablo, günümüzde Internet’te pazarlamanın ne kadar önemli olduğunu ortaya koymakta. Geleneksel mecralara uygun pazarlama yaklaşımları, Internet’te pazarlama stratejilerini ortaya koymamız için yeterli olmamakta. Aslında geleneksel pazarlama teorileriyle bir problemim yok, daha çok alışkanlıklardan bahsediyorum. Internet’te pazarlamayı başarılı şekilde gerçekleştirebilmek için, yukarıda bahsettiğim kullanıcı davranışlarını ve istatistiklerini bilmemiz gerekmekte, geçmiş alışkanlıklarımızdan sıyrılıp, ölçülebilir pazarlama yapmamızı sağlayan bu mecrayı daha iyi tanımaya çalışmamız ve sürekli takip etmemiz gerekmekte. Dolayısıyla, biraz “Internet Pazarlamacısı” olmamız gerekmekte :-).

Parçaları Birleştirmek!
Yukarıdaki veriler, Internet markalarını ve bu markaların pazarlama açısından bize sunduklarını potansiyeli göstermekte. Ancak, bu potansiyeli etkin değerlendirebilmemiz için, bir pazarlamacı olarak kendi hedef kitlemizi ne kadar iyi tanıdığımız daha çok önem kazanmakta. Yeni nesil müşterilerin algı alanına girebilmek, onların pazarlama mesajlarını en kolay alabilecekleri mecrayı belirlemek ve orada etkin şekilde yer almaktan geçiyor. Yani sizin potansiyel müşteriniz TV başında mı oturuyor, Facebook, YouTube, Blogger v.b.de mi vakit geçiriyor, yoksa hepsinin bir karmasını mı yapıyor. Bunu bilmeseniz bile, kabaca öngörüde bulunabilmeniz lazım.
Internet’te pazarlama, tabii ki genel pazarlama planımızın bir parçası olmalı, kurum stratejileri ve geleneksel pazarlama aktivitelerimizle uyum içinde olmalı, ancak, bu mecranın kendine özgü imkânlarının farkında olmalı ve gereklerini yerine getirmeliyiz.

Not: Bu yazı daha önce Natali Yeşilbahar’ın kişisel sitesinde yayınlanmıştır: http://www.nataliyesilbahar.com

İlgili Yazı:
Internet’te Pazarlama Mind Map’i

O poşete gerçekten ihtiyacınız var mı?


Günlük olarak kullandığımız alışveriş poşetlerinin çevreye verdiği zarar artık inanılmaz boyutlara ulaşmış durumda. Yaptığımız alışverişler esnasında hiç düşünmeden kabul ettiğimiz poşetleri, çoğu durumda da ihtiyacımız olmamasına rağmen kabul ediyoruz.

Kitapçıdan aldığınız, zaten poşet içerisinde yer alan o dergiyi, çantamıza kolayca atabilecekken, kasada tekrar poşete konarak verilmesi bizi rahatsız etmiyor, belki üzerinde düşünmüyoruz bile. Markette, alışverişimizi 4-5 tane poşete dolduruveriyoruz, yanımızda taşıyacağımız dayanıklı bir torbayı kullanmak aklımıza gelmiyor.

Neden?
Çünkü hayatımızın içine o kadar girmiş ki bu ürün, artık onu görmüyoruz bile. Al, poşete konsun, eve getir, poşeti çöpe at! Ondan sonrası bizi ilgilendirmiyor. Ama nereye gidiyor bu poşetler? Hepsi çöplüklere, sokaklara ve denizlere saçılıyorlar. Sonra ne mi oluyor? Poşetlerin yapıldığı polietilen malzemesinin doğada tam olarak çözünmesi binlerce senede gerçekleştiği için, çözünme gerçekleşmeden bu poşetler parçalanıyor, gittikçe daha küçük parçalar halinde denizlerimize, toprağımıza karışıyorlar. Mikroskopik boyuta gelse de, bu parçaların kimyasal yapıları değişmiyor ve en sonunda, bizim besin zincirimize geriyorlar. Yediğimiz balıkların vücutlarına giriyorlar, ve sonunda bizim vücudumuza.

Dünya denizlerinin en ücra köşelerinden alınan balık örneklerinde bile bu plastik parçalarına rastlanmış. Bu maddenin kanserojen olduğunu söylemeye gerek yok sanırım, zaten tahmin etmişsinizdir.

Düşünün!
O yüzden artık düşünün, aldığınız her poşete gerçekten ihtiyacınız var mı? Ben şöyle yapıyorum; artık kitap ve dergi için poşet kabul etmiyorum, onun yerine her zaman yanımda olan sırt çantama atıveriyorum bu ürünleri. Benzer şekilde çantamda problemsiz taşıyacağım hiçbir ürün için artık poşet kullanmıyorum.


Market alışverişlerinde ise, yanımda taşıdığım dev IKEA torbasını kullanıyorum. Kasiyerler genellikle çok şaşırıyor, neden diye sorduklarında başlıyorum hikayeyi anlatmaya. Sonra onlar da “keşke herkes kendi torbasını kullansa” diyor.

Yasal düzenleme şart.
Dünyada bir çok ülke alışveriş poşetlerinin kullanımı ile ilgili sınırlama gertirmeye çalışıyor. Mesela Çin bu konuda bir kanun çıkartmış duyduğum kadarıyla. Geçen sene İsviçre’ye gitmiştim, Migros mağazalarında plastik poşet verilmiyor müşterilere. Eğer isterseniz, kağıt poşetleri ücretini ödeyerek satın alabiliyorsunuz. Sanırım onlarda da kanuni bir düzenleme var. İyi niyetli bireylerin alacağı tedbirleri özendirmek için, kullanımı sınırlayıcı ve/veya kullanmamayı teşvik edici önlemler almak gerekmekte.


Çöp torbaları için çevreci çözümler var.

Alışveriş poşetleri bir yana, mecburen çöp torbalarını kullanmamız gerekiyor. Bu konuda Korozo doğada kısa sürede çözünebilen poşetleri üretmeye başladı (http://www.koroplast.com/index.php?mid=177). Ben biraz daha pahalı olmalarına rağmen bu poşetleri satın alıyorum. Poşetler, güneş ışığı ve diğer dış etkenlerle karşılaştığında, 12-24 ay arası sürede doğada çözünüyorlar. Mecburen kullandığımız plastik poşet ve ürünleri için böyle bir çözüm bulunmuş olması çok güzel.

HP Recommends Windows, but Dreamworks prefers Linux!


Geçtiğimiz gün Fast Company dergisindeki bir reklamı okurken gözlerime inanamadım. Reklamda, her zaman olduğu gibi üst köşede “HP Recommends Windows” ifadesi yer alırken, reklam metninde “…powered by the… Linux operating system…” ifadesi yer almaktaydı. Reklam metni, aslında DreamWorks’ün kullandığı sunuculardan bahsediyordu ve bu sunucular HP olmalarına rağmen, Windows değil Linux işletim sistemi ile çalışıyorlardı.

Reklamı gördüklerinde Microsoft’cuların yüzündeki ifadenin ne olduğunu merak ediyorum. Bu reklam metnini hazırlayan ajans ve metin yazarının olay ortaya çıktıktan sonraki durumlarını da tabii 🙂

Tripwolf PDF Şehir Rehberi


Diyelim ki acil bir yurtdışı seyahatine çıkacaksınız ve gittiğiniz şehre ait bir rehber alma imkanınız da yok, ne yaparsınız? Herhelde çoğumuz webdeki şehir rehberlerini araştırır, orada bulduğu bilgileri bölük, pörçüş şekilde yazıcıdan çıktı alarak yanınıza alırsınız.

İşte Tripwolf burada imdadınıza yetişiyor. Çünkü Tripwolf’da, dünyadaki binlerce şehre ait bilgileri, PDF kılavuzlar haline getirebiliyorsunuz. Oluşan rehber, basılı olarak alabileceğiniz rehberlerdeki hemen her türlü bilgiyi de içermekte. Her şeyden güzeli de, oluşturulan rehber bilgileri statik kaynak bilgileri değil, çoğu, site kullanıcılarının deneyimleri ile önerdikleri ve yorumladıkları içerikten oluşmakta. Kısacası, sosyal bir topluluğun ürettiği, çok etkileyici bir rehber karşınıza çıkıyor.

Denemek için tripwolf.com adresini ziyaret edebilirsiniz.